Son Müsveddenin Tozu

 

Kâğıt, önümde bomboş duruyordu. Beyazlığı öyle keskin, öyle suçlayıcıydı ki, gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım. Masanın üzerinde biriken toz, bu odanın artık nefes almadığının en büyük kanıtıydı. Parmak ucumla masaya bir çizgi çektim. Toz, tenime yapıştı. Tıpkı kelimeler gibi. Vardılar, hissediyordum, ama bir türlü uç uca gelip bir cümle olmuyorlardı. Yıllarca içimde taşıdığım o büyük nehir kurumuş, geriye çatlamış bir nehir yatağı kalmıştı. Yazamamak, bedenimin içinde taşıdığım bir ölüydü artık. Her sabah onunla uyanıyor, her gece onunla yatağa giriyordum.

Bir zamanlar bu masa, fırtınaların ortasındaki bir limandı. Gecenin bir köründe ansızın gelen o tarifsiz dürtüyle uyanır, mum ışığında sayfalar doldururdum. Sanki biri bana fısıldar, ben de o fısıltıyı kâğıda geçirirdim. O ses şimdi susmuştu. Daha doğrusu, ben duymaz olmuştum. Belki de sağır olan kulaklarımdı. Belki de ses hâlâ oradaydı, ama ben artık o frekansı yakalayamayacak kadar yorulmuştum. Her yazar, hayatının bir noktasında bu korkuyla yüzleşir: Ya artık yazamazsam? İşte o korku, şimdi karşımdaki sandalyeye oturmuş, gözlerimin içine bakıyordu.

Kitaplarım raflarda sıra sıra diziliydi. Her biri, bir zamanlar içimden kopup gelen kelimelerin mezar taşıydı. Onları yazdığım geceleri hatırlıyorum. Parmaklarım daktilonun tuşlarında dans ederken, zaman diye bir şey olmazdı. Şafak söker, kuşlar ötmeye başlar, ben hâlâ yazardım. Şimdi ise o daktilo, odanın köşesinde paslanmış bir suç ortağı gibi duruyor. Üzerindeki örtüyü kaldırmaya bile korkuyorum. Çünkü biliyorum, tuşlara dokunduğumda çıkacak tek ses, içimdeki o koca boşluğun yankısı olacak. Yazılmamış harfler, basılmamış tuşlar, söylenmemiş sözler. Hepsi birikip göğsümün ortasında bir ur gibi büyüyor.

Bu gece son bir denemeye karar verdim. Kalemi elime aldım. Ucunu kâğıda değdirdiğim an, elimin ne kadar titrediğini fark ettim. Yaşlılık değildi bu titreme. Kelimelerin ağırlığıydı. Yazılmayı bekleyen, ama bir türlü doğmayan o cümlelerin omuzlarıma bindirdiği yük. Bir zamanlar, dünyayı kelimelerle değiştirebileceğine inanan o toy adam, şimdi tek bir cümle kuramamanın utancıyla kıvranıyordu. "Başlamak," diye mırıldandım kendi kendime. "Sadece başlamak." Ama nereden? Hangi kelimeyle? Hangi harfle?

Gözlerimi kapattım. Geçmişe gittim. Yazdığım o ilk hikâyeyi hatırlamaya çalıştım. Kaldırım taşları arasından çıkmış kimsesiz bir çiçeği anlatmıştım. O çiçek, aslında bendim. Şimdi o çiçek soldu. Kökleri, betonun arasında sıkışıp kaldı. Ne ölebiliyor ne yaşayabiliyor. Sadece var oluyor. İşte ben de aynen öyleydim. Ne tam olarak ölmüştüm ne de yaşıyordum. İkisinin arasında, gri bir boşlukta asılı kalmıştım. Yazmak, bir zamanlar beni o boşluktan çıkaran tek ipti. Şimdi o ip koptu ve ben, karanlığın içinde sonsuz bir düşüşteyim.

Masanın üzerindeki eski fotoğrafa takıldı gözüm. Yıllar önce, Büyükada'da çekilmiş bir kare. Salaş bir kafeteryanın önünde, begonvillerin altında duruyorum. Yanımda kimse yok. Oysa o karede, objektifin hemen dışında bir kadın var. Bunu sadece ben biliyorum. Onu kadraja almadım, çünkü bazı şeyler fotoğraf karelerine sığmayacak kadar büyüktür. Şimdi o kadın nerede, bilmiyorum. Hayatta mı, evli mi, mutlu mu, yoksa o da benim gibi bir boşluğa mı bakıyor? Bilmiyorum. Ama o gün, o kafeteryada, onunla geçirdiğim o birkaç saat, bütün bir ömrün toplamından daha gerçekti. İşte yazmak da böyle bir şeydi. Birkaç saatlik bir gerçeklik, bir ömre bedel bir an. Şimdi o anlar bitti.

Gece ilerledi. Saatin tik takları, odanın içinde bir celladın ayak sesleri gibi yankılanıyordu. Her saniye, ömrümden çalan bir hırsız. Ama tuhaf bir şekilde, o hırsıza minnettardım. Çünkü her geçen saniye, sona biraz daha yaklaştırıyordu beni. Ve son, artık bir tehdit değil, bir vaatti. Kalemi tekrar elime aldım. Bu kez titremeden, bu kez korkmadan. Kâğıda tek bir cümle yazdım: "Biten her şey, aslında tamamlanmış olandır." Sonra kalemi bıraktım. Mürekkep, kâğıdın üzerinde usul usul kururken, odanın penceresinden ilk ışık sızdı. Şafak söküyordu. Kuşlar ötmeye başladı. Ama bu kez içimde o tanıdık dürtü yoktu. Sadece derin, ağır, her şeyi kabullenmiş bir sükûnet vardı.

Çekmeceyi açtım. İçinde, yıllar boyunca biriktirdiğim yarım kalmış müsveddeler duruyordu. Her biri, başlanıp bitirilememiş bir hayatın fragmanıydı. Onları teker teker çıkardım. Kokladım. Kâğıt kokusu, mürekkep kokusu, biraz da küf. Hepsini masanın ortasına yığdım. Sonra kibriti çaktım. Alev, kâğıdın kenarını yalarken çıkan çıtırtı, yıllardır duyduğum en güzel melodiydi. Duman tavana yükseldi. O dumanın içinde, yazdığım bütün karakterler, bütün o kadınlar, bütün o kaldırım çiçekleri, bütün o salaş kafeteryalar, bütün o ayrılıklar ve ölümler, son bir kez dans edip yok oldu. Onlarla birlikte, benim de bir parçam yok oldu. Ama garip bir şekilde, bu yok oluş bir kayıp değil, bir kurtuluştu.

Sabah olduğunda, odada sadece kül kokusu ve ben kalmıştım. Pencereyi açtım. Dışarıdan gelen rüzgâr, perdeleri havalandırdı, külleri dağıttı. Şehrin gürültüsü içeri doldu. Hayat, bütün o hoyratlığıyla devam ediyordu. Ben ise, o hayata karışmaya hazır değildim henüz. Ama en azından artık yazmaya çalışmıyordum. Yazamamakla barışmıştım. Ve bu barış, bütün o yazdıklarımdan daha değerliydi. Masanın üzerinde, sadece o tek cümle duruyordu. Alevden kurtulmuş son müsvedde. Onu aldım, dikkatlice katladım, eski bir kitabın arasına yerleştirdim. Belki bir gün biri bulur okur. Belki bulmaz. İkisi de umurumda değildi artık. Çünkü biliyordum; en güzel hikâyeler, yazılmayanlardır. Ve en büyük yazarlar, yazmadıkları için hiç bilinmeyenlerdir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar