Kapanmayan Zarf
Tavan arasına yıllar sonra ilk kez çıktım. Ahşap merdivenin
her basamağı, sırtıma yüklenen bir pişmanlık gibi gıcırdıyordu. Yukarıda,
unutulmuş eşyaların arasında bir sandık duruyordu. Üzeri toz tutmuş, kilidi
paslanmış, köşeleri darbelerle ezilmiş bir sandık. Onu açtığımda, içeriden
gençliğimin kokusu yüzüme çarptı. Eski kâğıt, kurumuş mürekkep ve biraz da
lavanta. Sandığın dibinde, sararmış zarfların içinde saklanmış mektuplar vardı.
Onun el yazısı. İnce, aceleci, yer yer titremiş harfler. İlk mektubu elime
aldığımda, zarfın üzerindeki tarih, neredeyse otuz yıl öncesinden
fısıldadı: "Sevgili..."
O mektubu açtım. İçeriden dökülen kelimeler, bir zamanlar bu
odada yankılanan bir sesin hayaletiydi: "Bu şehre ilk adımımı
attığımda, bilmiyordum seninle karşılaşacağımı. Oysa şimdi anlıyorum ki bütün
yollar, bütün tren rayları, bütün kaldırımlar sana çıkıyormuş. Ben sadece
yürüyordum, sen ise bekliyordun." Zarfın içinden bir de fotoğraf
düştü. Siyah beyaz bir kadın yüzü. Gözleri, objektife değil de sanki objektifin
arkasındaki adama bakıyordu. O bakışta ne bir cilve ne de bir poz vermişlik
vardı. Sadece derin, sade, her şeyi göze almış bir teslimiyet. İşte o an
anladım; bu sandık, iki insanın birbirine yazdığı bir romanın müsveddesiydi.
İkinci mektup daha uzundu. Tarih, ilkinden bir ay sonrası.
Demek ki mektuplar sıklaşmış, araya mesafeler girmeye başlamıştı: "Dün
gece yine o rüyayı gördüm. Seninle bir tren istasyonunda bekliyorduk. Tren
geliyor, sen biniyorsun, ben peronda kalıyorum. Camın arkasından gülümsüyorsun.
O gülümseme, bütün ayrılıklara bedel bir gülümseme. Uyandığımda yastığım
ıslaktı. Ağlamış mıydım, yoksa rüyamda yağmur mu yağıyordu, hatırlamıyorum. Ama
biliyorum; seninle ben, bu hayatta iki ayrı trenin yolcusuyuz. Raylarımız bir
an kesişiyor, sonra yine ayrılıyor." Mektubun kenarına, kurşun
kalemle bir not düşülmüştü. Onun el yazısı değil, karşı tarafın. Cevap
niteliğinde: "Kesiştikleri o an için bütün ayrılıklara
razıyım." Bu kısa cümle, bütün bir aşkın özetiydi sanki.
Fedakârlık, umut ve delice bir inanç.
Sonraki zarfların arasında bir tiyatro bileti buldum.
Arkasına not düşülmüş: "Bu oyunu birlikte izlemiştik. Perde
arasında elimi tuttun. Avuçların terliydi. O an ölmek istedim. Çünkü o andan
daha güzel bir an gelmeyeceğini biliyordum." Hayatın içinden
koparılmış bu küçük anılar, sandığın içinde birikmiş bir hazineydi. Her bir
mektup, her bir bilet, her bir kurutulmuş çiçek yaprağı, bu romanın sayfalarını
oluşturuyordu. Ama roman eksikti. Sayfalar kopuk kopuktu. Bazı mektupların kenarları
yırtılmış, bazılarının mürekkebi su damlalarıyla dağılmıştı. Gözyaşı mı, yağmur
mu, dökülen bir çaydanlık mı? Bilinmez. Aşk, en çok bilinmezliklerle yazılır
zaten.
Bir mektup diğerlerinden farklıydı. Kâğıdı daha kalın,
mürekkebi daha siyah. Ama yazı aynı yazı. Demek ki aynı el, ama farklı bir ruh
hali: "Bitti. Bunu yazmak için kaç gün bekledim bilmiyorsun.
Kelimeler boğazıma diziliyor, mürekkep kuruyor, kâğıt beni reddediyor. Ama
bitti. Aramızdaki o görünmez köprü, bu sabah yıkıldı. Sen de hissettin mi
bilmem. Ben hissettim. Uyandığımda göğsümün sol yanında bir ağırlık vardı.
Senin başını koyduğun yer boştu. O boşluğa elimi koydum, soğuktu. Oysa daha dün
sıcaktı. Demek ki aşk da bir gün üşüyormuş." Okurken parmaklarım
titredi. Bu satırlar, bir sonun başlangıcıydı. Ama tuhaf bir şekilde, bir son
değildi de. Çünkü mektuplar devam ediyordu. Ayrılıktan sonra da yazmışlardı.
İşte asıl roman burada başlıyordu belki de.
Ayrılık sonrası mektuplar daha seyrek, ama daha derindi.
Artık "sevgili" ile başlamıyor, sadece "sana" diye
başlıyordu. İçlerinde sitem yoktu, öfke yoktu. Sadece büyük bir boşluğun
anatomisi vardı: "Bugün seni gördüm. Sokakta yürüyordun. Kolunda
biri yoktu ama yalnız da değildin. Çünkü ben, seni uzaktan izleyen o adamdım.
Bildin mi? Bilmedin. Başını çevirmedin. Oysa ben, bütün gün senin başını
çevirmeni bekledim. Çevirmedin. Hayat da işte böyle bir şey. İnsan en çok,
başının çevrilmesini beklediği anda anlıyor yalnızlığını." Bu
satırları okurken, odanın loş ışığında bir gölge belirdi sanki. O adamın
gölgesi. Bir köşede, bir ömür boyu sevdiği kadını izleyen, ama bir daha yanına
gidemeyen bir adamın gölgesi. Aşk, bazen bir kavuşma değil, bir uzaktan izleme
eylemidir.
Son mektup, sandığın en dibindeydi. Zarfı açılmamıştı. Hiç
gönderilmemişti belki de. Üzerinde tarih yoktu. Ama kâğıdın rengi, diğerlerine
göre daha yeniydi. İçini açtığımda, sadece üç satır buldum: "Dün
öldü. Bunu sana nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Ama bil istedim. O, son anına
kadar seni sayıkladı." Kimin yazdığı belli değildi. Kimin öldüğü
de. Ama bu üç satır, sandığın içindeki bütün romanı bir anda anlamlandırdı.
Artık biliyordum; bu aşk, ölümle noktalanmış bir cümleydi. Ama o nokta, bir son
değil, bir üç noktaydı. Çünkü ölen gitmişti, ama kalan hâlâ seviyordu. Ve
sevmeye devam edecekti. Ölüm, aşkı bitirmemiş, sadece dondurmuştu.
Sandığı yavaşça kapattım. Tozlar havaya kalktı, bir an için odanın içinde dönüp durdu, sonra yine eski yerlerine çöktü. O tozların arasında, iki insanın bütün bir ömrü saklıydı. Kavuşamamış iki bedenin, birbirine yazdığı mektuplarla örülü koca bir roman. O romanın son sayfasını ben okumuştum, ama kapağını onlar kapatmıştı. Merdivenden inerken, zihnimde hep aynı soru yankılandı: Bir aşkı roman yapan şey, yaşanmış olması mıdır, yoksa yarım kalmış olması mı? Cevabı bilmiyordum. Ama o sandıktaki her bir mektup, her bir bilet, her bir kurutulmuş çiçek, aşkın aslında hiç bitmediğini, sadece şekil değiştirdiğini fısıldıyordu. Tıpkı o tozlar gibi. Havalanıyor, dağılıyor, sonra yine bir yerlere çöküyor. Ama asla yok olmuyor.
Yorumlar
Yorum Gönder