Döküm Saati


Odana sinmiş iğde kokusu kaldı geriye,
Ve bir türlü kurumayan lekesi çay bardağının,
Camlarda buğusu, aynalarda sırrı...
Bir mevsimin ansızın kararması değil bu,
Bütün bir iklimin göç etmesi tenden,
Haritalardan silinmesi bir limanın.

Sen gittin ya; eşya da anladı yalnızlığı.
Düştü perdenin ucu, kırıldı tarağın dişleri,
Ve sustu saat, işaret ettiği anı unutup.
Şimdi biz ne yapardık bu susuşla?
Sesime bir karşılık arıyorum boşlukta,
Kendi uğultumdan başka bir şey duymuyorum.

Bir enkaz dökümüdür şimdi akşamüstleri:
Küllüğün dağınık mateminde iki izmarit,
Güve deliği bir atkıda takılı kalmış saç teli,
Ve dolabın arkasına düşmüş unutulmuş bir ruj...
Bunlar mıdır sahici olan?
Yoksa o çok inandığımız yeminler miydi
Bu izleri bırakıp giden?

Gözlerinin rengini soruyorlar,
Ben onlara kırık bir vazonun yeşilini anlatıyorum.
Dudaklarının sıcaklığını soruyorlar,
Ben kış güneşinde ısınmayan bir bankın demirini.
Biten bir şey var içimde, durmadan ince bir yerden kırılıyor.
Adı "biz" olan o çatlak fincandan
Artık su bile içilmiyor.

Ne vakit bir tren sesi duysam irkiliyorum hâlâ,
Oysa seni uğurladığım o istasyon çoktan yıkıldı.
Ben ise bu kentin en ücra banliyösünde,
Her gelen bahara şaşarak,
Her yazın bir eksik öldüğünü bilerek,
Sensizliğin hantal gramerini ezberliyorum.

Bir gün gelirsen eğer bu kapıyı çalma.
Bu odada artık yalnızlığın kokusu hüküm sürüyor.
Ve inan bana,
Bundan daha ağır bir şey yok.

Yorumlar

Popüler Yayınlar