Sükûtun Anatomisi
Ölümü hep bir son sanırız. Oysa o, bir son değil, eşyanın
tabiatına sinmiş bir virgüldür. Nefes alıp veren her şeyin gölgesinde, tıpkı
bir saatin tik takları gibi usul usul birikir. Doğduğumuz anda başlayan bir
geri sayımın farkında olmadan yaşar, o sayacın sıfırlandığı anı hep bir
başkasının hikâyesi sanırız. Ta ki o sessizlik, bizim kapımızın eşiğine oturana
kadar. O zaman anlarız; ölüm, hayatın dışında bir şey değil, hayatın ta
kendisinin en sadık yol arkadaşıdır. Onu görmezden gelmek için icat ettiğimiz
bütün o gürültüler, o telaşlar, o bitmek bilmez arzular, aslında kulağımızın
dibinde çalan o tok sesi bastırmak içindir. Ama gecenin bir vakti, bütün şehir
uykuya daldığında, o ses yine duyulur. Tik. Tak. Tik. Tak. Ve
o an bilirsin; bir gün o ses duracak.
Çocukken ölüm, masallardaki kara pelerinli bir figürdü.
Uzak, silik, başkalarının evine uğrayan bir yabancı. Sonra büyüdükçe o yabancı
yakınlaştı. Önce bir komşunun sessiz sedasız çekilmesiyle, sonra bir akrabanın
sararmış fotoğrafıyla, en sonunda da aynadaki kendi yüzümüzün ince çizgileriyle
tanıştırdı kendini. Her karşılaşmada biraz daha tanıdık, biraz daha bizden biri
oldu. Artık ne korkutuyor ne de şaşırtıyor. Sadece ağır bir yorgunluk veriyor.
Bir ömür boyu taşıdığımız bu bedenin, bir gün bir köşeye bırakılacak eski bir
palto olduğunu bilmenin yorgunluğu. Ceplerinde ne biriktirdiysek; birkaç güzel
anı, bir tutam pişmanlık, iki damla gözyaşı, üç kuruşluk sevinç... Hepsi orada,
o paltonun astarında kalacak. Ve palto, bir daha giyilmemek üzere askıya asılacak.
Ölümün en zalim yanı, bedenin çürümesi değil. Asıl çürüyen,
geride kalanların hatıralarındaki yüzün. Önce sesin siliniyor. Nasıl güldüğünü,
nasıl öksürdüğünü, nasıl "Günaydın" dediğini unutuyorlar. Sonra kokun
uçuyor. Artık ne yastığında ne de eski kazağında o kendine has ten kokusu var.
En sonunda da yüzün bulanıklaşıyor. Bir fotoğraf karesine dönüşüyorsun; önce
albümde duran, sonra bir çekmeceye kaldırılan, en sonunda da kimin olduğu
hatırlanmayan soluk bir kâğıt parçası. İşte asıl ölüm o zaman başlıyor. Sen
toprağın altında çoktan sükûta ermişken, yeryüzünde ikinci kez, hem de daha acı
verici bir şekilde ölüyorsun. Unutulmak, toprağın soğuğundan daha ürpertici bir
kefen.
Mezarlıklar bu yüzden sessiz değildir aslında. Her bir taşın
altında, unutulmamak için çırpınan bir hikâye yatar. "Şu tarihte doğdu, bu
tarihte öldü." Aradaki o kısa çizgi, koca bir ömrün mezartaşına
sığdırılmış hülasasıdır. O çizginin içinde kaç telaş, kaç kahkaha, kaç hayal
kırıklığı, kaç "keşke" saklıdır, kimse bilmez. Ziyarete gelenler,
mermerin soğukluğuna ellerini koyup bir Fatiha okur, sonra dönüp giderler.
Onlar gidince, rüzgâr kalır sadece. Bir de servilerin hışırtısı. O hışırtı,
bütün o unutulmuş hikâyelerin birbirine karışmış fısıltısıdır. Dinlesen,
duyarsın. Ama kimse dinlemez. Çünkü yaşayanlar, ölülerin fısıltısını duymamak
için kulaklarını hayatın gürültüsüyle tıkamıştır.
Yaşarken ölmek de var. O daha beter. Nefes alıp veren ama
çoktan tükenmiş bir bedenin içinde, bir mahkûm gibi beklemek. Gözlerin görür
ama bakar kör olmuşsundur. Kulakların duyar ama işitmez. Kalbin atar ama
hissetmez. İşte o zaman anlarsın; ölüm dedikleri şey, ruhun bedeni terk etmesi
değil, ruhun çok daha önce, sessiz sedasız çekip gitmesidir. Geriye kalan,
biyolojik bir ısrardan ibarettir. Hücreler bölünmeye, kan damarlarda dolaşmaya
devam eder ama sen artık o bedenin içinde bir kiracı bile değilsindir. Sadece
bir gölge, bir yankı, bir küf kokusu. İşte bu, ölümden de öte bir şeydir. Buna
yaşamak denmez artık. Bunun adı, hayata tutunmuş bir ceset olmaktır.
Bir gün gelecek, bütün bu satırlar, bu kelimeler, bu cümleler de anlamını yitirecek. Onları yazan el, onları okuyan göz, onları düşünen zihin, toprağa karışacak. O zaman belki bir kaldırım taşının arasında bir ot biter. Belki bir papatya. Rüzgârda sallanır. Kimse bilmez, o otun kökleri nerelere uzanır, hangi unutulmuş gözyaşlarıyla sulanmıştır. İşte hayat budur. Bir virgül kadar kısa, bir mezar taşı kadar ağır, bir papatyanın ömrü kadar narin. Ve ölüm, bütün bu gürültünün ortasında, en sonda kalan o derin, o dayanılmaz, o mutlak sükûttur. O sükûtta ne bir soru vardır ne bir cevap. Sadece kocaman bir boşluk. Ve o boşlukta yankılanan, bir saatin son tik takı. Tik. Sonra hiç.
Yorumlar
Yorum Gönder