Son Durağın Tozlu Perdeleri
Odanın havası ağırlaşmıştı. Daha dün solunan, ciğerlere
dolup taşan hava değil; bir müzedeki camekânın içinde unutulmuş, kendi tarihine
küsmüş bir hava. Perdeler sımsıkı kapalıydı. Dışarıda bir öğle güneşi olduğunu,
kaldırım taşlarını çatır çatır yaktığını biliyordum ama bu odaya giren ışık,
kül rengi bir sızıntıdan ibaretti. Toz zerreleri, bu cılız huzmelerin içinde
can çekişen ruhlar gibi ağır ağır, gayesizce salınıyordu. Zaman, bu dört duvar
arasında bir suçlu gibi saklanıyor, nefesini tutuyordu.
Biten bir yaşam dedikleri buydu işte. Büyük bir gürültü, bir
infilak, çarpılan bir kapı beklenir hep. Oysa hakikat, bir saatin tik
taklarının yavaşlayıp sonunda durması kadar sessizdi. Komodinin üzerindeki su
bardağının dibinde kalan o son yudum, bir daha ıslatmayacak olmanın verdiği
mahcup bir bekleyişle duruyordu. Yanı başında, sayfaları sararmış bir kitap;
kapağı hafifçe aralanmış, bir daha kimsenin çeviremeyeceği o sayfada öylece
kalmıştı. Kahramanı çoktan ölmüş bir roman gibiydi oda; okuyucusu gitmiş, hikâyesi
yarım.
Yastığın üzerindeki hafif çöküntü, bir başın ağırlığının
ruhtan arta kalan tek fiziksel kanıtıydı. Oysa ruh çoktan uçmuş, geriye kumaşın
hafızasında buruşuk bir iz bırakmıştı sadece. Artık ne bir öksürük duyulacak ne
de derin bir iç çekiş. Sadece dolabın kapağının gıcırtısı ile radyatörün ara
ara çıkardığı o tok, metalik ses birbirine karışıyor. Eşyalar sahiplerinin
yokluğuna alışmaya çalışıyordu. Terlikler yatağın kenarında bir çift olmanın
anlamsızlığıyla yüzleşiyor, boş bir palto askısı duvara sarılmış ağlıyordu
sanki.
Biten bir yaşam, en çok kokusuyla belli eder kendini. Buram
buram yasemen kokusu değil bu. Naftalin, eski kâğıt, bayatlamış hava ve biraz
da tenin kendine has, artık iyice silikleşen ter kokusu. Bu karışım,
hatıraların ölüm sonrası formülüdür. İçeri adım atan yabancı, bilinmez bir
yaşanmışlığın ağırlığı altında ezilir. Duvarlardaki fotoğraflar birer suç
ortağıdır artık. İçlerindeki insanlar gülümser ama bu gülümseme donmuş bir
çığlığa dönüşmüştür. O anı donduran makinenin sesi duyulur sadece: Kliiik... Kliiik...
Ve ben orada, o odanın ortasında, henüz sönmüş bir sobanın
başında duran bir yabancı gibi hissettim kendimi. Sobanın külleri hâlâ ılıktı
belki ama köz çoktan kararmıştı. Biten bir yaşam, aslında bitmeyen bir
yankıdır. O yankı, eşyaların arasına sinmiş, bir daha açılmamak üzere
kilitlenmiş bir çekmecede yankılanmaya devam eder. Dışarıda hayat gürültüyle
akıp gider ama o oda için dünya, o son nefesin verildiği anda sona ermiştir.
Geriye kalan, bizim hayat dediğimiz o upuzun, gürültülü hiçliğin içinde, pamuklara
sarılmış bir sükûttan başka bir şey değildir.
Yorumlar
Yorum Gönder