Gidişin Coğrafyası
Önce anahtarın sesi değişti. Kilide girerken çıkardığı o
tanıdık metalik şakırtı yok artık; sanki demir, boşluğa düşüyor. Kapıyı
açıyorum. İçeri adımımı atar atmaz, karanlık koridorun beni yutmasını
bekliyorum ama olmuyor. Ev, bir zamanlar bizi içine alan o merhametli mide
değil artık; beni çiğneyip dışarı atacak soğuk bir çene kemiği. Ayakkabılarımı
çıkarırken fark ediyorum, onunkilerin yeri bomboş. O boşluk, parkelerin
üzerinde silinmez bir leke gibi duruyor. Eğilip dokunmak istiyorum, sanki
tahtanın hafızası onun topuklarının telaşlı tıkırtılarını hâlâ saklıyordur.
Saklamıyor. Odalar, onun yokluğunu birbirine fısıldıyor.
Salondaki koltuğun sol tarafına oturmuyorum artık. Orası
onun yeriydi. Şimdi o köşede bir çöküntü var, yastık onun sırtının kavisini
unutamıyor. Oraya oturursam, o boşluğun içine düşüp kaybolacağımı sanıyorum.
Oysa bütün ev bir boşluk zaten. Mutfaktaki küllüğün kenarında unuttuğu ruj
lekeli izmarit, çöpü boylamayı reddeden bir asi gibi hâlâ duruyor. Onu atmaya
elim gitmiyor. Atarsam, onun bu evde nefes alıp verdiğine dair son somut kanıtı
da yok edeceğim. Rujun rengi soldu. Artık ne kırmızı ne pembe; grileşmiş bir
vedanın fosili.
Ayrılık dedikleri şey, kanayan bir yara değil. Kan aksa
dermanı bulunur, kabuk bağlar, iz kalır ama geçer. Bu daha çok, bir uzvun
kangren olup usul usul kesilmesi gibi. Acı birden gelmiyor. Önce bir uyuşukluk,
bir karıncalanma. Sonra baktığın aynada bir kolunun ya da kalbinin eksik
olduğunu fark ediyorsun. Hayalet uzuv sendromu. O artık yok ama varlığını her
yerde hissediyorsun. Musluktan su içerken bardağı tutuşunda, yatakta sağa
dönerken boşlukta kalan elinde, televizyonun sesini kısarken "Rahatsız
olma" diye mırıldanışında. Her eylem, onunla tamamlanan bir cümlenin yarım
kalmış öznesi.
Geceleri uyuyamıyorum. Daha doğrusu, uyumayı beceremiyorum.
Çünkü uyumak, iki kişilik bir eylemdi bizde. Onun nefesinin ritmi, benim uyku
ilacımdı. Şimdi yatağın çarşafları soğuk bir kefen. Ne kadar dönsem de
bedenimin ısısı o koca çarşafı ısıtmaya yetmiyor. Onun tarafı, kutup yıldızı
gibi sabit ve dondurucu bir şekilde duruyor. Ayağımı uzatmaya korkuyorum o
tarafa; sanki buz gibi bir boşluğa basacağım ve düşeceğim. Banyodan gelen su
damlasının sesi, beynimin içinde saatli bir bomba gibi çınlıyor. O gittiğinden
beri musluklar ağlıyor, perdeler kırış kırış olmuş yüzlerini asıyor, aynalar
ise artık beni göstermek istemiyor. Kendi yüzüme baktığımda, bir başkasının
gözlerinin içine bakıyormuşum gibi ürküyorum. O başkası, onun gidişiyle bu evde
hapis kalmış zavallı bir mahkûm.
Dışarı çıkıyorum. Sokaklar daha beter. Her köşe başı onunla
bir anıya açılan kapı. Şu kaldırım taşında topuğu kırılmıştı, koluma girmişti
gülerek. Şu manavdan ekşi erik alırdı, tadına bakmadan almazdı, adamla kavga
ederdi. Şu rüzgâr, o sonbahar saçlarını dağıtırken onun kokusunu getirirdi
burnuma. Şimdi rüzgâr sadece toz ve egzoz kokusu taşıyor. Şehrin bütün sesleri,
onun sesinin olmadığı bir orkestranın akortsuz gürültüsü. Kalabalığın içinde
yürürken, herkesin yüzünde ondan bir iz arıyorum. Bir kaş kalkışı, bir gülüşün
kıvrımı. Bulamıyorum. Herkes başkası. Herkes o değil. Ve bu "herkes",
"o olmayanlar" ordusu, üzerime üzerime geliyor.
En kötüsü de ne biliyor musun? Alışmaya başlamak. Onsuz çay
demlemeyi öğrenmek. Televizyonun kumandasını orta sehpanın üzerine değil de
koltuğun koluna koymak. Akşamları iki tabak değil, bir tabak çıkarmak. Bu
alışma süreci, onu ihanete uğratmak gibi geliyor. Sanki onun hatırasını silmek,
onu ikinci kez öldürmek. Oysa hayat, bir nehrin yatağını zorla değiştirmesi
gibi, alışkanlıklarımızı öğütüp duruyor. Ben o değirmen taşının altında, ne tam
olarak buğday olabiliyorum ne de un. İkisinin arasında, nefes alan ama
yaşamayan bir kırıntı.
Sancı bu işte. Ne başlıyor ne bitiyor. Yaranın üzerine
yapışan tülbent gibi, her çekişte can acıtan, her nefeste varlığını hissettiren
bir zonklama. Göğüs kafesimin içinde, onun boşluğunu doldurmak için büzüşen,
kasılan, pes eden bir organ var. O organ, dönmeyeceğini bile bile sevmekten
vazgeçmeyi öğrenemeyecek kadar ihtiyar.
Yorumlar
Yorum Gönder